Noam Chomsky ve Medyanın Toplum Üzerindeki Etkisi: Gündem Belirleme Kuramı ve Suskunluk Sarmalı
- 16 Mar 2022
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 16 Tem 2023
"Ünlü dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar olan Amerikalı Noam Chomsky, ülkemizde yaşanan olaylar hakkındaki yorumlarıyla da tanınıyor. Chomsky'nin sözleri, bizi durup düşünmeye ve gerçekleri görmeye teşvik ediyor. Yaptığı çalışmalarla dünyaya ışık tutan bir deha olarak tanımlanabilir. En çok ses getiren eserlerinden biri olan "Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir" kitabıyla dikkat çekiyor. İlk makalesini ise 7 yaşında kaleme almış bir dahi olarak biliniyor.

Uygarlık tarihi boyunca en çok alıntı yapılan kişilerden biri olan Noam Chomsky, geçtiğimiz yıllarda çarpıcı bir filmle de adından söz ettirdi. "Captain Fantastic" adlı film, izleyicilere unutulmaz öğeler sunuyordu. Filmde Chomsky'ye saygı duruşlarının yer aldığına dair söylentiler vardı. Noam Chomsky'nin sözleri, toplumun üzerinde bir ışık taşıyor ve geçen yıllara rağmen hala dikkate alınması gerekiyor.
"Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi habersizdir" diyen Noam Chomsky, bu sözüyle topluma sesleniyor ve genel bir konuda düşünmeye sevk ediyor. Bu sözde diğerleriyle en büyük ortak yanı, topluma seslenişi bir nevi ve ilk başta okunduğunda ne kadar siyasi olarak anlaşılsa da aslında genel bir konuda da bize evet dedirte biliyor. Daha ayrıntılı bakarsak ve birkaç tane kuram üzerinden değerlendirecek olursak, sözdeki derinliği sizlerde yakalaya bilirsiniz. Gündem belirleme kuramı ve çerçeveleme kuramı gibi kavramlar üzerinden değerlendirdiğimizde, sözün derinliğini daha iyi anlayabiliriz.
Noam Chomsky'nin söylediği gibi, birçok şeyin farkında olmadığımız ve unuttuğumuz gerçekler mevcut. Kendimizi sadece gündeme bırakarak duyduğumuz ve gördüğümüz şeylere yetinmek yerine araştırma yapmalı ve şüpheci olmalıyız. Ancak bu durumda karşılaştığımız suskunluk sarmalı gibi engellerle mücadele etmemiz gerekiyor. İdeoloji ve devletin ideolojik aygıtları da bu süreçte etkili olabiliyor.
Hayatımızın birçok alanında karşımıza çıkan yeni medya, toplumu farklı konularda yönlendirme yapar ve toplum bunun farkında olmaz. Gündem belirleme kuramında tam olarak bundan bahsedilmekte ve uygulanmaktadır. Gündem belirleme kavramı, medyanın önemlilik ya da öncelik vermiş olduğu konuların çoğunlukta kamunun zihninde de önemli ya da öncelikli konular olarak gelir. Bu sıralamalara giren olayın ait olduğu kategori ya da konu ‘’gündem maddesi’’ olarak tanımlanır. Petrol fiyatları, Covid–19, sınavlar hakkında bilgi, seçmen oylama gibi birçok şey gündem olarak karşımıza çıkar. Bu kuram 1922 tarihinde Walter Lippmann’a ait bir çalışma sonucu çıkmıştır. Lippman kitle iletişim araçlarının gündem belirlemede ki yerini şöyle açıklamıştır ‘’Siyasal olarak ilgilendiğimiz dünya ulaşamadığımız, göremediğimiz, zihnimizde canlandıramadığımız bir dünyadır. O, keşfedilmeli hakkında haber verilmeli ve imajı oluşturulmalıdır.’’ Ve Bernard Cohen 1963’te yapmış olduğu bir çalışmasında ‘’Basın, çoğu zaman insanlara ‘’ne düşündüklerini’’ söylemede başarılı olmayabilir fakat okurlara ‘’ne hakkında’’ düşüneceklerini söylemede fevkalade başarılıdır.’’ Demiştir. İnanlar, medyanın kurmuş olduğu gündem sayesinde olayların hangi önemde olduklarını öğrenirler. Toplumda, kitle iletişim araçlarının daha çok önem verdiği konular, daha çok gündemde olur. Gazeteler gibi kitle iletişim araçları bilmeleri ve hissetmeleri gerektiğini öneren nesneler sunar.
İlk dönemlerde kitle iletişim araçlarında, en önemli şey gazete okuyucuları idi, gazetelerin toplumda tartışılan konuları ne ölçüde belirlediği ortaya koymayan amaçlayan gündem oluşturma araştırmacısı ve öncüsü ABD’li bilim adamı Maxwell E. Mccombs ve çalışma arkadaşı Donald Shaw’dır. Bu kuramcılar, medyanın bir etkiler zinciri şeklinde gerçekleştiğini iddia etmişlerdir. Bu kuram dört düzey olarak ayrılmaktadır. İlerleyen yıllarda Shanto Iyengar’ın çalışmaları medyanın gündem belirleme gücünün, gündemdeki konuyla ilgili konuşan aktörlerle yakından ilgili olduğunu ortaya koydu. (işsizlik gibi bir konu, medyada ne kadar yer aldığından bağımsız olarak kamuoyunun sorunlarından biri oluyordu.)
Medyanın görmezden geldiği olaylar ise önemini kaybedecektir. Toplum ise Medya’nın istediği düşünce ve izin verdiği bilgilere sahip olmaktadır. Başta toplumdan ve iktidardan bağımsız olarak var olmuştur. Kamuoyunu hem de dış politikayı şekillendirmede önemli etside vardır. Noam Chomsky “Yönetim ne halkındır, ne halk tarafından yapılır, ne de halk içindir.” Söylemindeki mesajını burada da anlamış bulunmaktayız. Gördüğünüz gibi, internetin hayatımıza girişi ve gelişmesinden itibaren gündem belirleme kuramı da hayatımıza girmiş bulunmakta. Bu kuramın uygulanır ve bize yadsınırken çerçeveleme kuramı denilen bir kuram da devreye giriyor. Çerçeveleme kuramı ise konun bazı kısımlarını fazla vurgulayarak onun hakkında belli bir yorum, değerlendirme ve çözümünü ön plana çıkarmak. En başarılı çerçeve, toplumun siyasal kültürüyle ve ulusal öz imajıyla uyumlu ileti gönderir ya da bilgilendirir.
Noam Chomsky dediği gibi farkın olmadığımız, unuttuğumuz birçok şey var fakat bunun farkında dahi değiliz. Bunun sebebi tamamıyla kendimizi gündeme bırakmış ve oradan duyduğumuz, gördüğümüz şeylerle yetinmekten dolayıdır, araştırmayı ve şüpheciliği benliğimizden çıkarmamalıyız. Fakat bu kısımdaki engellerden olan ne yazık ki Suskunluk Sarmalı olarak adlandırdığımız kuram vardır. Kavram 1974’te ortaya atılmıştır. Suskunluk Sarmalı teorisi; çeşitli konular hakkında, toplumda bir kesim çekinmeden konuşabilirken başka bir kesimin niçin suskun kaldığı sorusu üzerine kuruludur. “Teori, bakış açılarının ‘sadece iki yönlü’ olması üzerine kurulu değildir. Bu kuram ‘’Sürüden ayrılma, kurt kapar’’ dediğimiz bir durumun içerisine de giriyor. Demokrasi kültürünün yerleştiği ülkelerde karşılıklı saygı ve tahammül gösterilse de az gelişmiş hatta gelişmemiş toplumlarda meydana gelmektedir. Algı yönetimi, çoğunlukla insanların düşüncelerine göre olsa da temel sosyal psikoloji kaynaklı bir düşünce meydana çıkar.
Çevreye uyum gösterme, toplumdan dışlanma duygusundan dolayı toplumda aynı ya da yakın görüşler içerisinde olma. Burada egemen düşünceye yakın olma artarken bu düşünceye zıt görüşlerin azalması görülmektedir. Bu kuram hakkında birden fazla araştırma yapılmış. ABD' nin Dayton Üniversitesi’ nden akademisyen Jayne Henson ve ABD-Ball State Üniversitesi’nden Yardımcı Doçent Doktor Katherine Denker; bireyin ne tür konularda suskunluğa girdiği, siyasi yakınlaşma ve farklılıkların bu suskunluğa ne tür etkileri olduğu üzerine üniversite öğrencileri arasında bir araştırma yapmıştır. Araştırma sonucunda yazılan makalede ‘öğrenci-eğitmen’ arasındaki etkileşimin ve sınıftaki her öğrencinin, bu etkileşime ne gözle baktığının üzerinde az durulduğu açıklanmıştır. Araştırmanın amacı: “Siyasi fikirlerin üniversite ortamında nasıl ifade edildiği ve sınıftaki iletişimin, siyasi hoşgörü üzerine etkilerini incelemek” şeklinde açıklanmıştır. Araştırma ayrıca ‘Suskunluk Sarmalı’ teorisinin, üniversite ortamında, ‘Siyasi konulardan çekinildiği için ortaya çıkan suskunluk’ ve ‘Siyaset kullanılarak yapılan susturma’ başlıklarını da inceler. Henson ve Denker’ın makalesi, ‘Suskunluk Sarmalı’ teorisini uygulamak için üniversitenin; kişiler arası ilişkilerin kuvvetli olması, medyanın, kültürel ve siyasi iletişimin iç içe olması nedeniyle çok elverişli bir coğrafya olduğunu söyler. Çünkü sınıflar arası etkileşim ve ‘sınıf/grup/örgüt söylemi’ bir aradadır yani her zaman ‘üniversite’ şemsiyesi altındadır. Eğitmenler ve öğrenciler kendi çelişkilerini ve kültürel yaklaşımlarını sınıfa, tek bir ortama getirir. Bu durumdan da habersizlerdir. ‘Halkın Görüşü’ doğal olarak öğrenciler ve eğitmenlerin de görüşlerine etki eder. Araştırma öğrencilerin ‘siyasi suskunluğa’ maruz kaldıklarında hissettikleri ile ‘öğrenci-eğitmen siyasi birlikteliği’ konusunda düşündükleri arasında ne gibi bir bağıntı olduğunu inceler. Araştırma ayrıca öğrencilerin ‘sınıftaki algı iklimini nasıl algıladıkları ile öğrenci-eğitmen arasındaki siyasi benzerliklerin yakınlaşmalarına yaptığı etki arasında bir ilişki olup olmadığını da inceler.
Henson ve Denker araştırma için Midwestern Üniversitesi’nde İletişim Kursuna katılan öğrencileri kullandı. Öğrenciler, ‘Siyaset kullanılarak yapılan susturma’, sınıftaki algı iklimi ve eğitmen tarafından yaratılmış bir algı iklimi başlıklarıyla hazırlanmış anketi cevapladı. Öğrenciler arasındaki ideolojik farklılıklar ile savunulan siyasi parti içinde ‘algılanan’ benzerlikler arasında pozitif bir ilişki olduğu ve eğitmeni ‘daha derin bir suskunluğa yol açan faktör’ görmenin yaygın olduğu sonucu çıktı. Ayrıca algılanan benzerlikler ile sınıftaki düşünce iklimi arasında da pozitif bir bağıntı olduğu kanıtlandı. Ve bu araştırma üniversite ortamında da ‘Suskunluk Sarmalının var olduğunu gösterdi. Eğitmenlerinin ve sınıf arkadaşlarının siyasi görüşlerinde farklılıklar olduğunu algılayan; farklı görüşlere sahip olmanın ‘dışlanmaya’ yol açacağını gören öğrencilerin ‘sessiz kalmayı tercih edebileceği olasılıklar arasında değerlendirildi. Eğitmenin görüşünün ‘Sınıfın Görüşü’ üzerinde önemli bir rol oynadığı ve bunun öğrencilerde ‘fikirlerimi bastırabilirler’ algısı yaratabileceği saptanmıştır. Eğitmenin görüşlerini açıkladığı ve açıklamadığı ve burada ‘farklı görüşler susturulmalıdır’ algısının oluşup oluşmadığının üzerinde önemle durarak, deneyleri ayrı ayrı yapıp çıkan sonuçlara daha dikkatli bakılması gerektiği bir diğer önemli saptamadır. Henson ve Denker’ın yaptığı bu araştırma, diğerlerinden farklı olduğunu anlayan bir kişinin, bu farklılığın gün yüzüne çıkmaması için sessiz kalmaya meylettiğini; gündelik hayatımızdaki ‘Suskunluk Sarmalının üniversitelerde de var olduğunu gösteriyor.
Bu suskunluk sarmalı yeni medya yani sosyal medyalarda kendini göstermektedir. Sosyal medyada, dışlanma korkusu aşmış olan ya da tamamıyla atlatmış olan kişiler vardır, saptaması olsa da, bir araştırma bireylerin sohbet ve benzeri sanal ortamda kendilerini ‘online’ mı yoksa ‘offline’ mı göstermek isteyecekleri konusunu incelemiştir. 305 kişinin katıldığı bir anket, ‘Suskunluk Sarmalı’ içinde onların tercihine göre araştırmıştır. ‘Online’ gözükmenin arkasındaki nedenler, benzer görüşlere sahip grupları bulmanın daha kolay olduğu algısı ile açıklanmıştır. ‘Online gözükmek’ içindeki ‘dışlanma korkusunun az olması, bir sohbet ortamından rahatça ayrılmak kolaylığını getirir. ‘Online’ bir tartışma ortamında, bireyler ‘Çoğunluğun Görüşüne uyum gösterme baskısı ve ihtiyacı hissetmeden tartışmayı terk edebilir. Fakat bu durum ‘Suskunluk Sarmalının ‘online’ ortamda hiçbir zaman oluşmadığı anlamına gelmez. ‘Online’ bir ortamda ‘baskın gelen’ bir görüş varsa, insanlar görüşlerini, gerçek hayatta olduğu gibi, ifade etmekten tabi ki çekinebilir. Böylece birey ‘offline’ halde olan ‘baskın görüşe karşı fikirlerini rahatça açıklar konumda hissedebilir, ve bu durum yine aynı bireyin ‘online’ bir ortamda rahat konuşabilmesiyle aynı sonuca çıkar. Yapılan araştırmalar, insanların ‘online’ ortamda daha özgür konuşabildiklerinin yanında ‘suskunluğun’ da devam ettiğini gösteriyor. Ve ‘online’ ortamda konuşabilme imkanının var olmasının gerçek yaşama göre bireyi daha fazla rahatlatıp rahatlatmadığı sorusunun başlı başına bir araştırma konusu olduğu söyleniyor. Bunun yanında bazı bireyler gerçek kimliğini saklayarak sosyal mecralarda bulunmaktadır. Sanal ortamdan da uzak kalmayan, gündem belirleme kuramının yanında ideolojiyi hatta devletin ideolojik aygıtlarını görmekteyiz. İdeoloji başlı başına bir ileti türüdür, toplumsal ya da siyasal bir öğreti oluşturan, ülke olarak da benimsenebilen, kişi ve kurumların davranışlarına yön veren düşünceler bütünüdür.
Ne var ki, bireylerin diğer özellikleri, iyi bir yaşam hakkındaki inançları veya kendi doğası hakkında metafizik yansımaları gibi, çok kolay bir şekilde bu kategorilere uymaz. Althusser açısından, bizim değerlerimiz, arzularımız, tercihlerimiz bize, belli bir konuyu aydınlatıcı açıklamalar yaparken, bireyleri özneler olarak görmenin tanımlayıcı özelliğine sahip ideoloji uygulaması tarafından telkin edilmektedir. İdeolojik uygulama, aileyi, medyayı, dinsel organizasyonları ve en önemlisi, propagandası yaptıkları düşünceler açısından eğitim sistemini içeren Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) diye adlandırılan kurumlar bütününü kapsamaktadır. Ne var ki, bizim bencil olduğumuzu bize düşündürten bir DİA yoktur. Aslında bu inancı biz, bir kız çocuğu, bir öğrenci, bir çelik işçisi, bir meclis üyesi olurken öğreniriz.
Birçok kurumsal biçimine rağmen, ideolojinin işlevi ve yapısı tarih boyunca değişmemekte ve sabit kalmaktadır, aynen Althusser’in ideoloji hakkında ilk tezinde söylediği gibi, “ideolojinin tarihi yoktur”. Bütün ideolojiler, her ideoloji diğerine göre farklılık gösterse de bir özne inşa eder. Kolayca akla gelebilecek şekilde Althusser bunu belli bir konuyu aydınlatıcı açıklamalar yapma (interpellation) içeriği ile resmetmektedir.
Sizlere bahsettiğim bu ana üç kuramdan yola çıkarak Noam Chomsky’ nin ‘’Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi habersizdir.’’ Sözündeki gerçekliği anlamışsınızdır. Sadece bu bahsini ettiğim sözü değil birçok sözünü hatta. Devlet ve daha birçok iletişimdeki gönderici olan kişiler bizi belirli şekillerde yaşamımızı, düşüncemizi, tercihlerimizi yönlendirmişlerdir. Bunu ne kadar sistemin dayatması olarak bahsedenlerimiz olsa da özgür irademizin bastırılmasına izin vermemeli ve öğrenmeye açık olup, kendi öğreticimiz olmalıyız. Sizlere sunulanla yetinmemelisiniz. Bizler robot değiliz, bizler bir sürü değiliz… Her şeye açık, bilgiye ve yeniliğe bir o kadar da aç olmalıyız ama özgür irademizi ve benliğimizi unutmamalıyız…



Yorumlar